Endülüs-Arap esintileri taşıyan mimarisi, mavi azulejo çinileri, fado müziği, sarı tramvaylarıyla hafızalara kazınan bu başkent, Bacalhau (tuzlu morina balığı) ve Pastel de Nata gibi lezzetleriyle güçlü bir gastronomik kimliğe de sahip. Türkiye’den Lizbon’a İstanbul, İzmir ve Ankara’dan doğrudan seferler var. Yaklaşık 6 saat sürecek Lizbon uçuşu için Ankara’yı tercih ettik ve bir sonbahar gününde yola çıktık. Akşam saatlerinde Lizbon Humberto Delgado Havalimanına ulaştık. Havalimanından şehir merkezine ulaşım oldukça pratik ve ekonomik.

Ertesi gün Lizbon’da gezilecek yerler listesinde bulunan tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri keşfetmek için otelden ayrıldık. Şehirde gerek toplu taşıma ağı gerekse Bolt, Uber gibi uygulamalar oldukça yaygın olduğundan bir yerden diğer yere ulaşmak oldukça kolay. İlk ziyaret noktamız, şehirde turistlerin en çok fotoğraf çekildiği Bica Funicular oldu. Misericórdia bölgesinde bulunan bu ikonik noktada fotoğraf çekilmek için ya erken saatlerde gitmek ya da uzun bir kuyruk beklemeniz gerekli. Ardından Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan yürüyerek Bairro Alto bölgesinde şehrin ruhunu hissettik. Pink Street olarak bilinen Rua Nova do Carvalho sokağından geçerek eski dönemlerde ticaretin kalbinin attığı liman bölgesi olan Praça do Comércio’ye (Ticaret Meydanı) ulaştık. 18. yüzyılda inşa edilen Arco da Rua Augusta’ya (Rua Augusta Zafer Takı) altından geçerek yeme-içme, eğlence ve alışverişin birleştiği Rua Augusta Caddesi boyunca yürüdük. Lizbon ile İstanbul birçok açıdan birbirine benziyor; Rua Augusta da bana İstiklal Caddesi’ni anımsattı. Caddenin sonunda mimarı olarak Eiffel’den etkilenerek inşa edilen; ancak asıl amacı tepelere ulaşımı kolaylaştıran neo-gotik bir demir yapı olan Elevador de Santa Justa’ya (Santa Justa Asansörü) ulaştık. Günü, Alfama bölgesindeki bahçe duvarlarında mavi-beyaz çini panolarla Lizbon’un tarihini sahneleyen ve gün batımının en güzel izlenebildiği birbirine yakın iki nokta ile tamamladık: Jardim Júlio de Castilho ve Miradouro de Santa Luzia.

Ertesi gün boş koltuk bulmak amacıyla Tram 28’in başlangıç durağı olan Campo de Ourique’ye gittik. Aksi takdirde ara duraklardan bindiğinizde oturmak için yer bulmayı bırakın tramvaya binmeniz bile imkânsız. 1930’lu yıllardan kalma sarı tramvayların işlediği bir hat olan Tram 28, şehrin tarihi ve dar sokaklarında hareket eden ve yaklaşık 45-50 dakika süren bir yolculuk. Günümüzde ise turistlerin oldukça ilgi gösterdiği, Lizbon Katedrali, São Jorge Kalesi gibi mekânları görebileceğiniz ve Azulejo kaplı evler, çamaşır sarkan balkonlar, labirent sokaklar eşliğinde seyahat edebileceğiniz turistik bir şehir hattı olmuş durumda. Öğleden sonra ise rotamız Belém. Bu bölgede oldukça önemli yapılar var. Söz gelimi, 16. yüzyıla tarihlenen ve Avrupa’dan Hindistan’a ilk giden Portekizli kâşif Vasco da Gama’nın da mezarının olduğu Jerónimos Manastırı bunlardan biri. Öte yandan UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve 16. yüzyılda savunma amacıyla inşa edilen Belem Kulesi ise Ekim ayında restorasyon nedeniyle kapalıydı. Portekizli denizcileri temsil eden Keşifler Anıtı, iki yakayı birleştiren kırmızı asma köprü 25 Nisan Köprüsü ve Pastel de Nata yapan orijinal dükkân Pastéis de Belém de diğer seçenekler arasında.

Lizbon sokaklarında dolaşırken bir koku sürekli size eşlik ediyor, tarçın ve karamelize şeker. İşte o koku, Portekiz’in en ikonik tatlısına ait: Pastel de Nata.

En basit tanımıyla Portekiz usulü yumurtalı bir tart çeşididir. Her yiyecek gibi bu tatlının da kendine has bir öyküsü/efsanesi var. Nata’nın geçmişi Jerónimos Manastırı, Belém Kulesi, Keşifler Anıtı gibi Lizbon’un simgelerinin de olduğu Santa Maria de Belém bölgesine dayanır. 19. yüzyılda Jerónimos Manastırı’nda görev yapan keşişler, rahip ve rahibeler hem kıyafetlerini beyazlaştırmak hem de şaraplarını berraklaştırmak amacıyla yumurta akı kullanırlar. Hikâye o ki ellerinde bol miktarda yumurta sarısı kalır ve bunu değerlendirme arayışı içerisine girerler. Keşifler Çağı’nda gemilerin dünyaya açıldığı bu liman, şeker ve baharat gibi yeni ürünlerin Avrupa’ya giriş kapısı. Manastır mutfağında bolca bulunan şeker, yumurta sarılarıyla birleşince bu eşsiz tatlı ortaya çıkar. Aslında yumurta sarısı, süt ve şekerle koyulaştırılır ve küçük hamur kaselerine dökülerek yüksek ısıda pişirilir. Böylece üst kısım karamelize olur, iç kısım ise akışkan bir şekle bürünür. Bir manastır mutfağında başlayan bu hikâye, bugün Lizbon’un en güçlü gastronomik sembollerinden birine dönüşmüş durumda.

Ülkede meydana gelen liberal savaşlar (1828-1834) sonrasında dini kurumlar kapatılınca Nata üretimi de durur. Ancak manastırın yakınlarında 1837 yılında açılan bir dükkân, bu tarifi alır ve Pastéis de Belém adıyla üretimlerine devam eder. İşte bu tatlı için ilk durağımız o tarihten beri faaliyetlerini sürdüren Pastéis de Belém. Malum mevsim Sonbahar ve aylardan Ekim olunca Portekiz’de sağanak yağışlarla karşılaşmak mümkün. Her ne kadar dışarıda sağanak bir yağış olsa da dükkânın önünde uzun bir kuyruk bizleri karşıladı. Gerek pastanenin içinde deneyim yaşamak gerekse paket olarak satın almak için bu sırayı beklemeniz gerekli. Tabii sıra geldiğinde dışarıdan küçük bir yer gibi gözüken bu dükkânın içerisinin labirenti andıran salonlardan oluştuğunu görmeniz mümkün. Birbirine açılan 4-5 farklı salondan oluşan bu mekânın yaklaşık 400-450 kişilik kapasitesi var. Hal böyle olunca biz de bir masada oturup natalarımızı ve bölgeye özgü hamur işlerini deneyimleyip kahvemizi içeceğimizi umut etmiştik. Bu umut uzun sürmedi. İçerisi tıklım tıklım dolu olmakla birlikte ayrı bir sıraya da girmeniz gerekliydi. Orijinal tarife uygun ilk nata yapan dükkân olması, bölgeyi ziyaret eden turistlerin ilgisini çekmekte ve burada deneyim yaşamayı cezbetmekte. Sıranın gelmesini beklemektense paket olarak satın alıp hemen yanı başında bulunan bir kahve dükkanında nataları deneyimlemek bizim için daha mantıklı bir durumdu. Adedi 1,5 euro olan natalardan hatırı sayılır bir şekilde satın alarak tadım anına geçtik. Diğer ziyaretçiler gibi tadınca biz de biraz hayal kırıklığına uğramadık değil. Beklentimiz yüksek olduğu için mi bilinmez; ancak kremanın dokusu biraz fazla yoğun, hamurun çıtırlığı ise beklediğimiz kadar belirgin değildi.

İkinci durağımız ise şehrin en popüler gastronomi pazarı olan Time Out Market. Gastronomi pazarları hem yerel yemekleri deneyimlemek hem kültürü yakından tanımak hem de sosyalleşmek için oldukça önemli alanlar. Kırkın üzerinde restoranın olduğu bu pazarda gerek deniz ürünleri gerek dünya mutfağı gerekse nata gibi tatlı dükkanları ile içeceklerin satıldığı alanlar mevcut. Amaç nata deneyimi olunca doğrudan Manteigaria dikkatimizi çekti. Şehrin farklı noktalarında da şubeleri bulunan bu Manteigaria isimli dükkân 2014 yılında Chiado semtinde kurulur. Sadece Lizbon ile yetinmeyip Paris ve Madrid gibi Avrupa şehirleri ile Makao’da da şubeleri bulunur. Belki de dükkanın en önemli özelliği nata hazırlama süreçlerini gözlemlemek. Bu dükkânda bir cam vasıtasıyla satış alanından ayrılan üretim mutfağında şeflerin natayı nasıl hazırladığını, pişirdiğini ve fırından çıktıktan sonraki süreçlerine tanıklık edebilir ve sıcak sıcak natayı tüketebilirsiniz. Aslında tüketmenin ötesinde hatırlanabilir bir gastronomik deneyim yaşayabileceğiniz bir dükkân. Diğerleri ile karşılaştırdığımızda kreması daha yoğun ve yağ oranı daha yüksekti.

Üçüncü durağımız ise klasik natanın yanı sıra portakal ve vanilya aromalı tartlarıyla şöhreti olan Castro – Atelier de Pastéis de Nata. Manteigaria benzer biçimde Castro’nun da şehrin farklı yerlerinde şubesi bulunur. Bu dükkânın en belirgin özelliği ise menüsünde sadece pastel de nata mevcut olması ve başka bir ürün satışının bulunmaması. Lizbon’un en turistik noktalarından biri olan Baixa bölgesinde Rua Augusta Takı gibi simge yapıları ziyaret edebilir, Santa Justa Asansörü ile şehri yukarıdan görebilir ve sonrasında asansörün yanı başında bu dükkânda nata deneyimi elde edebilirsiniz. Bu dükkânda oturma alanının olmamasından dolayı ya tabakta alıp orada ayaküstü tüketebilir ya da paket şeklinde satın alabilirsiniz. Biz ise orada yemeyi tercih ettik. Böylece farklı çeşit nataların da anlık olarak tadına bakma şansımız oldu. Diğer dükkanlarla kıyasladığımızda burada üretilen natanın şeker oranı daha düşüktü.

Son durağımız ise Fábrica da Nata - Pastéis de Nata. Bu dükkân, Rossio Meydanı’na oldukça yakın olup şehrin en ünlü caddelerinden biri olan Avenida da Liberdade başında yer alır. Tarihi bir binada konumlanan Fábrica da Nata, iki katlı olup duvarlarında mavi-beyaz azulejo çinilerin yer aldığı üst kat ile ön plana çıkar. 2015 yılında açılan bu dükkân, markanın da ilk şubesi olma özelliğini taşır. Ortalama bir lezzete sahip olan bu dükkanın nataları için adet başına 1,5 euro ödedik.

Belém’de başlayan bu hikâye bugün şehrin dört bir yanına yayılmış durumda. Pastel de Nata, Lizbon’un tarihini, keşifler çağının mirasını ve manastır mutfağından doğan yaratıcılığı hâlâ taşımaya devam ediyor. Şehri gezerken tramvayların sesine, fado ezgilerine ve okyanus rüzgârına karışan o tatlı kokusu ise şunu hatırlatıyor: Bazı şehirler kendini bir anıtla değil, bir lokmayla anlatır. Lizbon da onlardan biri.

