2013 yılında Japonya, sushi ve ramen’i UNESCO’nun somut olmayan kültürel miras listesine aldırmak için büyük bir kampanya başlattı. Aynı dönemde Japonya Dışişleri Bakanlığı, dünyanın dört bir yanındaki Japon restoranlarını fiilen sayıp dökmeye, hatta kalite standartları belirlemeye girişti. Dünya basınında bu hamle biraz garip karşılandı, bir hükümet neden yurt dışındaki sushi restoranlarıyla bu kadar ilgilenir ki? Cevap, aslında oldukça basitti. Çünkü o restoranlar birer büyükelçilikti. Masa örtüleri değil, ülke imajı sergiliyorlardı.

Gastronomi diplomasisi yani mutfağı bilinçli bir dış politika aracına dönüştürme sanatı. Aslında çok yeni bir kavram değil. Ama son yirmi yılda devletlerin bu alana sistematik biçimde yatırım yapmaya başlamasıyla birlikte bambaşka bir boyut kazandı. Artık kimi hükümetler için yemek, büyükelçiliklerden daha etkili bir “yumuşak güç” aracı haline geldi. Zira bir insanı bir ülkenin vize politikasına ikna edemeyebilirsiniz; ama o ülkenin yemeğini sevdirirseniz, geri kalanı çoğunlukla kendiliğinden gelir.
“Bir ülkeyi sevmek için önce onun yemeğini sevmek gerekir.” Bu cümle kulağa hafif gelebilir. Ama arkasında ciddi bir araştırma literatürü ve milyarlarca dolarlık devlet yatırımı var.

Taco’dan Kimchi’ye: Dünyada Neler Oluyor?
2010’da UNESCO, Meksika mutfağını dünya mirası ilan ettiğinde, bu karar sadece bir kültürel onay değildi, aynı zamanda milyarlarca dolarlık bir turizm ve ihracat stratejisinin meşruiyet zemini oldu. Meksika hükümeti bu kararın ardından gastronomi turizmini sistematik biçimde geliştirmeye başladı; Oaxaca’dan Yucatan’a uzanan “gastronomi rotaları” tasarlandı, yerel ürünlere coğrafi işaret statüsü verildi, uluslararası şef programları hayata geçirildi. Bugün Meksika, gastronomisini en etkin kullanan ülkeler arasında tartışmasız ilk sıralarda yer alıyor.
Güney Kore ise belki de en çarpıcı örnek. K-pop ve K-drama dalgasını bilinçli olarak kimchi, bibimbap ve tteokbokki ile harmanlayıp “K-food” adını verdiği küresel bir tanıtım seferberliğine dönüştürdü. Seul, yurt dışındaki Kore restoranları için lisanslama sistemleri, aşçılık bursları ve devlet destekli gastronomi elçileri oluşturdu. Bugün dünyada “Kore yemeği yemek istiyorum” diyen bir insan, çoğunlukla aynı zamanda Kore dizisi izlemiş, Kore pop müziği duymuş biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tesadüf değil, stratejik bir kültür politikasının ürünü.

Tayland ise işin finansal boyutunu en açık ortaya koyan ülke. 2002’de başlatılan “Global Thai” programıyla hükümet, dünyanın dört bir yanında Tayland restoranı açılmasını teşvik etti; düşük faizli krediler, eğitim programları ve pazarlama desteğiyle kısa sürede beş binden fazla yeni restoran dünya genelinde faaliyete geçti. Sonuç? Tayland turizmi o dönemden bu yana gelişti ve doğuda kendi mutfak kültürünü Çin ve Japon mutfağı egemenliğinde unutulmaktan kurtardı.
Yemek aslında diplomatik dili bilmeyen insanlara ulaşmanın en kısa yolu. Bir anlaşmazlığı çözemeseniz de masaya oturup yemek yiyebilirsiniz. Bu masa, çoğu zaman müzakere masasına dönüşür.
Türkiye: Büyük Potansiyel, Eksik Strateji
Türkiye’ye gelince: tablo hem umut verici hem de tartışmalı. Türk mutfağı dünyada zaten tanınıyor; kebap, baklava, döner, meze, kahvaltı, zeytinyağlı, lahmacun, rakı, ayran. Bu isimler artık pek çok dilde yerli kelimeler gibi kullanılıyor. Gaziantep, Hatay, Afyonkarahisar UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’nda Gastronomi kategorisinde yer alan nadir Türk şehirlerinden. Bunu başarabilmek elbette kolay değil.
Ama kritik soru şu: bu tanınırlık ne kadarı organik, ne kadarı stratejik? Türkiye’deki kebapçının Londra’da şube açması ne anlama geliyor? Bir girişimci başarısı mı? Bir kültürel elçilik mi? Çoğunlukla ikincisi, ama bunu yapan kişi genellikle bunun farkında bile değil. İşte mesele tam burada.
Japonya’da bir Japon restoranı açmak istiyorsanız, hükümetin hazırladığı kılavuzlar var; Dışişleri Bakanlığı destekli tanıtım ağları var; şefler için özel eğitim programları var. Türkiye’de bu koordinasyon henüz o olgunluğa ulaşmadı. Bir Türk restoranının Berlin’de nasıl konumlanacağı, hangi hikâyeyi anlatacağı, hangi malzemeleri ön plana çıkaracağı büyük ölçüde sahibinin sezgisine bırakılmış durumda. Bu bazen harika sonuçlar doğuruyor; ama sistematik bir etki yaratmıyor.
Son yıllarda bazı umut verici işaretler var elbette. Türk Mutfağı Haftası etkinlikleri her yıl genişliyor. Uluslararası arenada Türk mutfağını fine dining dünyasında temsil eden çok kıymetli şeflerimiz var. Coğrafi işaret tescilleri hız kazandı. Ama bütün bunlar bir mozaiğin parçaları; bütünü henüz tamamlanmış bir tablo değil.
Sofra Siyaseti: Neden Şimdi?
Gastrodiplomasinin bu kadar güncel olmasının bir nedeni daha var: jeopolitik gerginliklerin arttığı, geleneksel diplomasinin tıkandığı dönemlerde yemek beklenmedik bir köprü işlevi görüyor. İki ülke arasında büyükelçi olmayabilir; ama her ikisinin de restoranları dünyada yan yana açık olabilir. Bu sayede restoranlarda oturan insanlar, politikacıların çözemediği mesafeyi bir akşam yemeğinde kapatabilir.
Bu romantik bir fikir gibi görünse de gerçek. ABD-Çin ilişkilerinin en gergin olduğu dönemde bile Çin restoranları New York’ta dolup taşmaya devam etti. İran ile Batı arasındaki diplomatik sürecin dondurulmasına rağmen, dünya genelinde İran mutfağına olan ilgi son on yılda dikkat çekici biçimde arttı. Şüphesiz insanlar bir ülkenin hükümetine değil, o ülkenin sofrasına yaklaşıyor ve bu yakınlaşma zamanla siyasi algıyı da dönüştürüyor.
Türk mutfağı dünyada “bilinir” ama yeterince “anlaşılmaz.” Döner bir fast food ürününe indirgenmiş; kebap bir turizm klişesine. Aradaki boşluğu doldurmak, işte tam da gastronomi diplomasisinin görevi.
Peki hangi ülke mutfağını nasıl bir silah gibi kullanıyor? Türkiye’nin coğrafyasındaki zenginlik Anadolu, Trakya, İstanbul, Mezopotamya, geçmiş medeniyetler, yedi iklim, bu olağanüstü çeşitlilik, küresel sahnede nasıl bir güce dönüşebilir? Bu işi gerçekten yapan insanlar: şefler, üreticiler, restoran sahipleri, kültür politikacıları... Onlar ne düşünüyor?
Ama şu an asıl soru şu: Bir dahaki seyahatinizde gittiğiniz şehirdeki Türk restoranına bakın. Orada sadece yemek mi yiyorsunuz, yoksa farkında olmadan bir kültürün elçisiyle mi karşılaşıyorsunuz? Cevap, sandığınızdan çok daha siyasi olabilir.
