Rize ise kendini en çok sofrasıyla anlatır. Çünkü burada yemek yalnızca karın doyurmaz, hafıza taşır. Yağmurun ritmini, toprağın sabrını, dağın ve denizin aynı cümlede buluşabilmesini anlatır.
Coğrafi işaret dediğimiz şey tam da bu yüzden önemlidir. Bir lezzeti yalnızca tarifle değil, ait olduğu yerle tanımlar. Rize’nin tescilli ürünleri de bize şunu söyler: Bu tat, burada doğdu ve ancak burada gerçek.”

Rize Çayı bu anlatının en güçlü cümlesidir elbette. Dünyanın sayılı çay üretim merkezlerinden biri olan bu coğrafyada çay, bir içecekten çok daha fazlasıdır; gündelik hayatın temposunu belirler. Sabahın ilk buharı, akşam sohbetinin bahanesidir. Coğrafi işaretle tescillenmiş olması, onun yalnızca ekonomik değil, kültürel bir değer olduğunun da altını çizer.
Ama Rize mutfağı çaydan ibaret değildir. Rize simidi, susamı, dokusu ve pişirme tekniğiyle başka hiçbir yerde tam olarak taklit edilemeyen bir sadeliğin ürünüdür. Muhlama ise yalnızca mısır unu, tereyağı ve peynirin buluşması değildir; paylaşmanın, acele etmeden yemenin, sofrada kalmanın tarifidir. Coğrafi işaret, bu tariflerin yozlaşmasını değil, yaşamasını sağlar.

Bu tescillerin asıl kıymeti, yalnızca tabelalara asılan logolarda değil; üreticinin emeğini korumasında, genç kuşaklara “bu sana ait” diyebilmesindedir. Bugün gastronomi dünyası hikâye arıyor ya; Rize’nin mutfağı zaten baştan sona bir hikâye anlatıyor. Üstelik yüksek sesle değil, sakin ve kendinden emin bir dille.
Belki de artık mesele şu soruda düğümleniyor:
Bu değerleri yalnızca tescil edip raflara mı kaldıracağız, yoksa anlatmayı, çoğaltmayı ve geleceğe taşımayı gerçekten başarabilecek miyiz?
Rize’nin coğrafi işaretli lezzetleri bize şunu hatırlatıyor:
Gerçek lüks, korunmuş bir kimliktir.
Ve bazen bir şehir, kendini en doğru şekilde bir tabakta anlatır.
