Moskova’dan St. Petersburg’a… Rusya’nın iki ruhu
Bazı şehirler vardır…
Onları gezmezsiniz yalnızca; onları hissedersiniz.
Bir sokağında yürürken yüzyılların ayak sesini duyarsınız. Bir meydanında durduğunuzda tarihin size baktığını hissedersiniz. Bir müzenin salonunda, yüzlerce yıl önce yaşamış bir sanatçının fırça darbesiyle bugün arasında görünmez bir köprü kurulur.
İşte Rusya benim için biraz da böyle…
Moskova ve St. Petersburg…
Biri Rusya’nın tarih boyunca taşıdığı gücün, inancın ve devlet geleneğinin simgesi; diğeri sanatın, zarafetin, edebiyatın ve Avrupa’ya açılan penceresinin şehri. Tabii başkan Sayın Putin’in gelişimdeki önemli katkısı da yadsınamaz. İki ayrı şehir iki ayrı karakter…

Ama aynı büyük hikâyenin iki güçlü sayfası.
Moskova… Rusya’nın kalp atışı
Moskova’ya geldiğinizde ilk hissettiğiniz şey, şehrin büyüklüğünden çok tarihin ağırlığı oluyor.
Moskova’nın kalbinde Kremlin… Ve hemen yanı başında Kızıl Meydan.
Kremlin’in kökleri çok daha eskiye uzansa da bugünkü görkemli mimari karakterinin önemli bölümü 15. yüzyılın sonlarında yeniden şekillendi. Kremlin ve Kızıl Meydan bugün UNESCO Dünya Mirası kapsamında bulunan eşsiz bir mimari bütünlük oluşturuyor.
Fakat Kızıl Meydan’a baktığınızda yalnızca taşları, kuleleri ve kubbeleri görmüyorsunuz.
Rusya’nın tarihini görüyorsunuz.
Çarları… Çariçelari...
Devrimleri…
Savaşları…
Dini törenleri…
Zaferleri…

Ve bütün bunların üzerinden geçip bugüne ulaşan koca bir milletin hafızasını…
Kremlin’in kuleleri gökyüzüne doğru yükselirken, Aziz Vasil Katedrali’nin renkli kubbeleri sanki bu ciddi tarih tablosunun içine bir masal bırakıyor.
Moskova’nın güzelliği de burada zaten.
Bir tarafı tarih, bir tarafı masal… Biraz ilerlediğinizde Bolşoy Tiyatrosu çıkıyor karşınıza.
Ve insan ister istemez düşünüyor: Bir ülkenin kültürünü yalnızca sarayları ve savaşları değil, sahnesi, müziği, balesi ve edebiyatı da anlatır.

Çünkü Rusya denildiğinde akla yalnızca Çarlar, Çariçeler gelmez.
Tolstoy gelir…
Dostoyevski gelir…
Çehov gelir…
Puşkin gelir…
Tabii Nazım Hikmet te...
Tchaikovsky’nin müziği gelir.
Rimsky/Korsakof’un Şehrazatı da.. Ve Rus kültürünün dünyaya armağan ettiği daha nice büyük binlerce isim. Moskova’nın caddelerinde dolaşırken geçmiş ile bugün yan yana yürür gibidir.
Eski Rusya ile modern Rusya…
Gelenek ile çağdaşlık…
Din ile sanat…
Tarih ile günlük hayat…
Hepsi aynı şehirde birbirine dokunur.

Ve sonra… St. Petersburg..
Moskova’dan St. Petersburg’a geçtiğinizde sanki başka bir Rusya’ya gelirsiniz.
Moskova daha ağırbaşlıdır.
St. Petersburg ise biraz daha romantik…
Biraz daha zarif…
Biraz daha şiirsel…
Ve belki de biraz daha hüzünlüdür yaşanmışlıklarla
Çünkü bu şehir, 1703 yılında I. Petro tarafından Neva Nehri kıyısında kurulmuş; zaman içinde Rus İmparatorluğu’nun başkenti olmuş, 1914’te Petrograd, 1924’te Leningrad adını taşımış ve 1991’de yeniden St. Petersburg adını almıştır.
Bir şehrin tarihinde bu kadar isim değişikliği bile başlı başına bir roman değil midir?
Petropavlovsk Kalesi’nden başlayan hikâye, zamanla saraylara, köprülere, geniş meydanlara, kanallara ve sanat eserlerine dönüşmüş. Bugün St. Petersburg’a baktığınızda ise karşınızda adeta açık hava müzesi duruyor.
Şehirde binlerce tarihî ve kültürel miras yapısı bulunuyor; tarihî merkez ve bağlantılı anıt grupları 1990 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınarak Rusya’nın bu listeye giren ilk miras alanı oldu.
Ama St. Petersburg’u anlatmak için rakamlar yetmez.
Onu anlamak için Neva kıyısında biraz durmak gerekir.
Suyun üzerinde süzülen teknelere… Tarihi binaların nehre düşen yansımalarına… Akşamın yavaşça şehrin üzerine inmesine…
Ve o meşhur beyaz gecelerin insanın ruhunda bıraktığı tuhaf, güzel duyguya bakmak gerekir.
Ermitaj… Bir müzeden çok daha fazlası
Ve elbette…
Ermitaj.
St. Petersburg denildiğinde insanın zihninde önce bu isimlerden biri beliriyor. Ermitaj’ın temeli 1764 yılında II. Katerina’nın bir resim koleksiyonunu satın almasıyla atıldı. Bugün ise dünyanın en önemli evrensel sanat müzelerinden biri olarak, farklı dönemlerden ve coğrafyalardan milyonlarca eseri bünyesinde barındırıyor. Müzenin ana kompleksi içinde Kışlık Saray da bulunuyor.
Fakat Ermitaj’a girerken insanın aklına ilk gelen soru:
“Bu kadar sanat nasıl bir sarayın içine sığmış?”
Duvarlarda tablolar…
Salonlarda heykeller…
Tavanlarda süslemeler…
Altın yaldızlar…
Kristaller…
Ve her köşede başka bir hikâye…
Bir süre sonra artık yalnızca eserleri görmüyorsunuz.
Sanatın kendisiyle konuşmaya başlıyorsunuz.
İşte St. Petersburg’un büyüsü biraz da burada.
Saraylar, nehirler ve insanın içine dokunan bir şehir
Kışlık Saray…
Petropavlovsk Kalesi…
İsaak Katedrali…
Nevski Bulvarı…
Kanallar…
Köprüler…
Ve şehrin çevresindeki muhteşem saraylar. Peterhof ise bambaşka bir hikâye. 1723 yılında görkemli biçimde açılan Peterhof, Petro’nun Baltık Denizi kıyısında tasarladığı büyük saray ve park dünyasının en önemli sembollerinden biri hâline gelmişti.
İnsan orada yürürken yalnızca bir sarayı gezmiyor.
Bir dönemin hayalini geziyor.
Bir imparatorluğun ihtişamını…
Mimarların sabrını…
Bahçıvanların emeğini…
Sanatçıların hayal gücünü…
Ve tarihin bıraktığı o büyük izi
Kahredici Nazilere rağmen
Rusya’yı anlamak biraz da insanını anlamaktır. Ama bütün bu saraylar, müzeler, meydanlar ve anıtların arasında beni en çok düşündüren şey başka…
İnsan.
Çünkü tarih yalnızca hükümdarların, savaşların ve sarayların tarihi değildir. Tarih; sokakta yürüyen insanın da tarihidir.
Bir kafede oturup kahvesini içen genç kadının. Metroda kitabını okuyan öğrencinin… Soğuk bir akşamda evine yetişmeye çalışan işçinin…
Tiyatroya giden yaşlı çiftin…
Ve yüzyıllardır aynı şehirlerde hayatını sürdüren milyonlarca insanın hikâyesidir. Belki de şehirleri güzel yapan asıl şey budur.
Taşlar yaşlanır…
Saraylar sessizleşir…
Müzeler kapanır…
Ama insanların şehirlerine bıraktığı ruh yaşamaya devam eder.
İki şehir, iki ruh… Tek bir büyük hikâye
Moskova bana göre
Rusya’nın hafızasıdır
St. Petersburg ise hayalidir.
Moskova’da tarihin güçlü sesini duyarsınız.
St. Petersburg’da ise tarihin fısıltısını… Moskova size Rusya’nın nereden geldiğini anlatır.
St. Petersburg ise onun dünyaya nasıl baktığını…
Biri Kremlin’in güçlü duvarlarıyla konuşur. Diğeri Neva’nın sularına düşen sarayların yansımalarıyla…
Biri daha serttir.
Diğeri daha romantik…
Ama ikisi de aynı büyük medeniyetin parçalarıdır.
Ve insan ayrılırken…
Bir seyahatin sonunda insan yanında ne götürür?
Fotoğraflar mı?
Elbette…
Hatıralar mı?
Kesinlikle…
Ama bazı şehirlerden insanın yanında görünmeyen başka şeyler de gelir.
Bir meydanın sessizliği…
Bir müzenin kokusu…
Bir nehir kıyısında hissedilen rüzgâr…
Bir kubbenin gökyüzüne uzanan görüntüsü…
Bir müzik salonunda duyulan son nota. Ve geçmişten bugüne uzanan uzun bir hikâyenin insanda bıraktığı duygu. Moskova ve St. Petersburg benim için işte tam da böyle. Sanatın, tarihin ve kültürün adeta ete kemiğe büründüğü iki büyük şehir…
Ve belki de bu yüzden Rusya’dan ayrılırken insan arkasına dönüp bir kez daha bakıyor.
Çünkü bazı şehirler vardır…
Gidersiniz ama sizden gitmezler. Moskova’nın kuleleri,
St. Petersburg’un Neva’sı,
Ermitaj’ın sessiz salonları,
Kızıl Meydan’ın taşları…
Hepsi hafızanın bir köşesinde kalır.
Ve yıllar sonra bir fotoğrafa baktığınızda yeniden başlar o yolculuk.
Bir başka mevsimde…
Bir başka ışıkta…
Ama aynı heyecanla…
Çünkü sanatın, tarihin ve kültürün olduğu yerde, aslında yolculuk hiç bitmez.
Rusya bambaşka bir dünya, imkan varsa muhakkak görmeniz gereken bir ülke, dışardan ve uzaktan çektiğiniz bir fotoğrafın içinden yüzlerce hatta binlerce fotoğraf detayları çıkarabileceğiniz bir görsel şölen ..
Rehberim ve dostum Olga Evgeniyeva’ya , değerli arkadaşım Turizm direktörü Elena Potuşeva’ya, St Petersburg Müzeler Merkezi Görevlisi değerli hanımefendi Elena Prosvetina ve Eşine, ST Petersburg Gastronomi, Sahne, dans ve müzik sanatları Koordinatörü sevgili Elena İlina ve Eşi Alexis Bey’e ve ayrıca Irina hanım ile Vadim bey’e sonsuz teşekkürlerlerimle.
